Şaredariyên di destê Kurdan de ji bo zimanê Kurdî berpirsyariyên xwe naynin cîh!
21 Şubat 2010 Pazar
Posted by Adsız in Nûçe
Kürtlerle ve DTP ile ilgili haberlerde medya terörü
28 Kasım 2008 Cuma
Medya, Kürtlerle ve siyasi alanda Kürt halkının sorunları, istem ve beklentileri yolunda mücadele veren DTP ile uzlaşmazlığın, anlaşmazlığın, kutupsallaşmanın oluşmasında işlevseldir
DERYA ERDEM
Uzun yıllardır yaygın medyanın toplumdaki azınlıklarla, özellikle Kürtlerle ilgili haberleri ya görmezden gelme yoluna gitmesi, ya da gördüğünde bunu bir çığırtkanlıkla, çatışma ve kamplaşma yaratacak temeller üzerine inşa etmesi şeklinde zuhur bulmuştur. Kürtlerle ilgili haberleri görmezden gelme, medyada hiç temsil edilmemeleri, yok sayılmaları, seslerinin duyurulmaması, ya da kıyıda köşede küçük bir haber olarak yer alabilmeleri şeklindedir. Görüldüğünde ise, Kürtler ancak abartılı bir şiddet, çatışma, terör haberleri içinde yer alabilmektedir. Bir başka deyişle, medyanın tavrı Kürtleri ya yok sayma, sorunlarına, beklentilerine, isteklerine kulak tıkama, ya da aşırı bir çığırtkanlık, gürültü, patırtı içinde, Kürtleri, bölücü, düzen/dirlik bozucu, şiddetsevici, terörist yanlısı olarak resmetme şeklindedir. Durum böyle olunca, Kürtlerle diyalog, uzlaşma ve barış içinde hoşgörülü, demokratik bir ortam yaratma önünde en büyük engellerden biri de medya olarak karşımıza çıkmaktadır. Medya, Kürtlerle ve siyasi alanda Kürt halkının sorunları, istem ve beklentileri yolunda mücadele veren DTP ile uzlaşmazlığın, anlaşmazlığın, kutupsallaşmanın oluşmasında işlevseldir.
Geçen haftalarda, Doğu ve Güneydoğu’daki eylemler ve olaylarla ilgili yapılan haberler medyanın kutupsallaşma ve çatışma ortamı yaratmadaki rolünü gözler önüne sermiştir. Siyasi alanda Kürt halkının hakları, istemleri, beklentileri yolunda mücadele veren DTP ile ilgi haberlerin başlığına ve içeriğine şöyle bir bakıldığında, DTP’nin provokatif, tahrik unsuru, PKK yanlısı/destekçisi, gerilim yaratıcı, kışkırtıcı, galeyana getirici, olay çıkarıcı, ortalığı savaş alanına çeviren, terör örgütü yandaşları gibi resmedilmekte olduğunu görüyoruz. Televizyondaki art ses eşliğindeki görüntüleri izlediğimizde ve basındaki haberleri okuduğumuzda, sanki Doğu’ya yakıp yıkmak, ortalığı toza dumana katmak için gitmiş ve bütün istekleri buymuş gibi bir parti portresi çiziliyor. Kürtler ve DTP ili ilgili haberler taşlı, sopalı, silahlı, şiddet dolu sahnelerle ve sadece bu görüntüler ve haberlerle heyecanlı bir gayretkeşlikle resmedilirken, Kürtlerin ve DTP’nin asıl amacının, istek ve beklentilerinin, yani “asıl ses” in bastırılmış olduğunu görüyoruz. DTP ne anlatmaya çalışıyor, Kürtler ne istiyor buna dair açıklamalar, Kürtlerin demokratik taleplerini belirten ifadeler neredeyse hiç yok. Bu kadar yoğun şiddet merakı içinde yapılan şiddetsevici haberlerde, kimi kez belli belirsiz DTP’lilerin basın açıklaması yapmak için polisle mücadele ettiğini görüyoruz. Basın açıklaması yapmalarına bile müsaade edilmeyen, eylemlerini/yürüyüşlerini yapacakları yollar ve sokaklar tanklarla, panzerlerle, silahlarla tutulmuş olan DTP’lilerin konuşmak ve dertlerini anlatabilmek için bir fırsat yakalama gayreti içinde, boşuna bir çırpınış içinde olduklarını görebiliyoruz. Medyanın mikrofonları da DTP’lilere ve Kürtlere uzatılmıyor; sahi ne söyleyeceklerdi, ne söylemeye çalışıyorlardı, asla öğrenemiyoruz. Kimse de merak etmiyor. Başbakanın öfkeli ve şiddetli ses tonuyla yaptığı hamasi ve cengâver açıklamalara onlarca dakika ayıran medya, mikrofonlarını Kürtlere ve DTP’lilere uzatmaktan imtina ediyor. Bu kadar karmaşa, gürültü patırtı içinde, Ahmet Türk’ün, “savaş ve şiddet istemiyoruz, barış istiyoruz, Kürt sorununa demokratik çözüm istiyoruz. Ben görüşmem, merhabalaşmam diyen bir başbakanın diyalog yollarını tıkayan tutumunu eleştiriyoruz,” gibi bir saat şiddet görüntülerine ve başbakanın konuşmalarına ayrılan haberlerde, beş-on saniye içinde cılız ve zayıf kalan birkaç cümlesini duyabiliyoruz ancak.
Diyarbakır’daki oturma eylemlerini de uzaktan/tepeden konuşlanmış halde izleyen ve haberi “Diyarbakır’da DTP’lilerin Oturma Tahriği” diye veren medya, halaylar çekip, istek ve dileklerini pankartlara yazmış Kürtler arasında dolaşıp demeç almıyor; oradaki binlerce insana samimiyetle yaklaşıp, düşüncelerini, fikirlerini sorma gereği duymuyor. Tepeden kameralarıyla, eylem alanını bir “tehlikeli bölge” gibi izleyip, tıpkı polis gibi, sadece bir olay çıkması halinde hemen müdahale edip, çatışma, şiddet görüntüleri almak için oradalar. Kürtleri iyi niyetle ve samimiyetle anlama çabası, isteği ve amacı yok. Haberler, tıpkı başbakanın yaptığı gibi “işaret parmağını sallama, uslu durun, yoksa…” gibi mesajlar verilerek, had bildirme, sınırları çizme, sindirme, korkutma, bastırma yöntemleriyle yapılıyor. Medya, Kürtlere bu tepeden bakma, had bildirme hak ve yetkisini, gücünü nereden alıyor? Çoğunluğun gücü, iktidarına ve milliyetçi ideolojiye bükülen medya çalışanlarının kendilerini ciddi biçimde sorgulaması, eleştiri süzgecinden geçirmesi gerekiyor.
Bugüne kadar Kürt sorununu çözümsüzlüğe itenler, nasıl şiddet ve savaş yanlısı politikalardan başka bir çözüm üretemeyen politikacılar ve ordu ise, bir yönüyle de medyadır. Haberler çarpıtılarak, sadece olay, şiddet, çatışma görüntülerine odaklanılarak, Kürt sorununda demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir bakış açısıyla çözüm üretmeyi hedefleyen asıl ses bastırılıyor. Gerçek sese, asıl sese sağır kalınınca, diyalog, uzlaşma, barış yolundaki yollar tıkanıyor. Şiddet ve çatışma ortamının vazgeçilmez aktörleri, malzemeleri olarak görülen ve bu haliyle kullanılan Kürtler ve DTP, geniş kesimlerce, sadece bu görüntülerle hatırlanıyor, bu haliyle belleklerde yer ediyor.
Medya, Kürtlerle ve DTP ile ilgili haberlerinde, tahrik, provokasyon, tehdit, şiddet, terör gibi ifadeleri bolca kullanır ve sadece şiddet ve çatışma görüntülerine odaklanıp, bir çığırtkanlık içinde yangına körükle giderken, gerçekte kendi yarattığı kışkırtıcı, tahrik edici, terörize edici dilinden habersizdir. Yapılan haberler, insanları kin ve düşmanlığa, çatışma ve kamplaşma ortamına daha keskin bir biçimde sürüklemektedir.
Kürt halkına yaklaşım, gerçekçi, samimi ve iyi niyetli temeller üzerine kurulmalıdır. Kürtlerle ilgili, iyi niyetli, samimi, hoşgörülü, çözüm üretici, olumsal bir dil kurmanın vakti çoktan gelmiştir. Medyanın Kürtlerle ve siyasi alanda, meşru temeller üzerinde mücadele eden DTP ile ilgili yaklaşımında kullandığı tehlikeli biçimde terörize edici dilini artık görmesi ve bu dilini sorgulaması gerekmektedir.
Neçirvan ‘Federe Kürdistan’ı şirketi gibi yönetiyor
12 Ekim 2008 Pazar
Posted by HAWAR in Nûçe
CELİL DEMİRALP-ANF
HEWLER / Kadın cinayetleri, yolsuzluk ve hak ihlallerinin arttığı Güney Kürdistan’da Başbakan Neçirvan Barzani bölgeyi şirketi gibi yönetiyor. Türk sermayesi her tarafa nüfuz ederken, ‘Türkiyelileşme’ olgusu bölgede etkisini arttırırken, Neçirvan Barzani Türkiye’ye gizli petrol kaçırıyor.
Yolsuzluğun ve yabancılaşmanın artmasıyla Güney Kürdistan’da toplumsal yapı parçalanıyor, kültürel çöküşe doğru gidiyor. Bölge bir şirket gibi yönetiliyor. Türk sermayesi her tarafa nüfuz etmiş ve ‘Türkiyelileşme’ bölgede etkisini arttırıyor. Gittikçe zenginleşen Neçirvan Barzani, Türkiye’ye gizli petrol kaçırıyor
1990’lı yıllardan beri defakto otonom olan Kürdistan bölgesi Saddam rejiminin 2003’te devrilmesinden sonra hızlı bir dönüşüm yaşamaya başladı. Dönüşüm yetkililer eliyle sokaklara, kurumsal yapılara ve ilişkilere kadar nüfuz etti. Yolsuzluk ve yabancılaşma sokaklara ve eğitim kurumlarına sıçradı. Kapılar yabancı sermayeye sonuna kadar açıldı, başta Hewler olmak üzere yolsuzluk had safhaya ulaştı. Bazı kaynaklar Hewler’in yarısından fazlasının yolsuzluğa bir şekilde bulaştığını kaydediyor.
Üniversite öğrencileri, öğretmenler ve çeşitli parti mensupları ile yaptığımız görüşmelerde Türkiye kültürünün burada hakim olmaya çalıştığı kaydedildi. Sermayenin bölgeye derinliğine nüfus etmesinin yanı sıra başta Türk istihbaratı olmak üzere Amerika, İngiliz, İsrail ve Fransa gibi ülkelerin istihbaratı bölgede cirit atıyor. Amerika ve Türkiye’nin bölge halkını iradesizleştirmek ve denetime almak istediği ifade ediliyor. Bu doğrultuda önemli mesafelerin kaydedildiği gözle görülebiliyor.
HERŞEY NEÇİRVAN BARZANİ ELİNDE
Toplumun refleksleri söndürülmüş, bölgedeki hakim iki parti (YNK ve KDP) kendileri dışında herhangi bir gücün sivrilmesine izin vermiyor. Halk yaşanan yolsuzluklar, adaletsizlikler, hukuksuzluk ve yönetim sorunlarına karşı rahatsız olsa da tepki vermekte çekiniyorlar.
Büyük şirketler Hewler’i adeta istila etmiş. Sokakta görüştüğümüz insanlar her şirkete bölge Başbakanı Neçirvan Barzani’nin ortak olduğunu söylüyor. Bu aslında bilinmeyen bir durum değil. Öğrenci burslarına kadar her şey bölge başbakanının eline geçmiş durumda. Türkçe müzik ve Türkçe diziler evlerin içine kadar girmiş, özellikle genç kesimde Türkiye (diğer adıyla batılılaşma) özentisi ağır bir şekilde hissediliyor.
CİNSEL SUİSTİMALE MARUZ KALAN YABANCI KADINLAR
Halkta çarpık bir zenginleşme ilk göze çarpan gelişmeler arasında. Hemen her evde birkaç araç var. Son model araçlar şehirde boy gösteriyor. Bazı yoksul kesimler hariç gündüz kimse kaldırımlarda dolaşmıyor. Herkes araçları içerisinde.
Çarpık zenginleşme ile birlikte köleci anlayış da aynı çarpıklıkla kendisini gösteriyor. Kürdistan’a Bangladeş, Etiyopya ve Filipinlerden işçiler getirilerek kötü koşullar altında çalıştırılıyor. Erkekler genellikle sokak temizliği ve bazı marketlerin temizlik işlerinde ayda en fazla 100 dolara çalıştırılırken, Etiyopya ve diğer ülkelerden gelen kadınlar evlerde hizmetçi olarak çalıştırılıyor. Peşmergeler dahil bir çok çevre tarafından bu kadınlar cinsel suistimale de maruz kalıyorlar.
Hewler’de Türkmenlere ait lüks bir alışveriş merkezine gelen Güneyli elit kesimlerle karşılaşmak mümkün. Aynı yerde şık giyimli genç bir bayan ve yanında siyahi bir hizmetçi ile karşılaştığımızda yaşanan çarpıklık tüm çıplaklığı ile görülüyor. Hizmetçi olarak evlere alınan veya bireylerin hizmetine sunulan kadınlar günün büyük bölümü çalıştırılıyor ve çoğu zaman 20-30 dolar arası para ancak alabiliyorlar. Türkiye’den gelen şirketler yabancı kadın ve erkekleri her açıdan kullanabiliyor. Ağır bir sömürü yaşıyorlar.
TÜRKİYELİLEŞME SERMAYE ÜZERİNDEN SIZIYOR
Batılılaşma burada ‘Türkiyelileşme’ şeklinde gözlemleniyor. Türk şirketleri ve Türkmenler üzerinden Türk kültürü yavaş yavaş Güney’i etkisi altına alıyor. Televizyonlar Türk şirketlerinin reklamları ile finanse ediliyor ve yayınlar sermayenin yönlendirdiği şekilde yapılıyor. Genç kesimde Türkçeye azımsanmayacak derecede bir özenti göze çarpıyor. Güney’de görünüşe büyük önem veriliyor. Batılı bir görüntü sunulurken, katı geleneksel yapı bu görüntü ardından açık bir şekilde görülüyor. Türk müziğinin on yıllar önce dinlenen parçaları bugün Güney’de revaçta. Sancılı bir değişim dikkatlerden kaçmıyor.
Türkiyelileşme daha çok sermaye üzerinde bölge yapısına işliyor. Bölgede her şey yetkililerin elinde. Hewler halkının önemli bir kesimi yoksul ama tepkilerini dillendiremiyorlar. Objektif iletişim olanakları ise çok sınırlı. Kürt medyası tamamen hakim partilere bağlı ve bölge siyasetini eleştiren, alternatif bir bilgilendirme kaynağına ulaşmak zor. Bu nedenle bölge insanı, kendi bölgelerinde yaşanan gelişmelerden de çoğu zaman habersiz. Türkiye ve İran saldırıları ile Kerkük konusunda halkın tartışmalara müdahil olmasının önüne geçmek için her türlü yöntem deneniyor.
MEDYA NEÇİRVAN BARZANİ ELİNDE
Özellikle medya üzerinde Neçirvan Barzani’nin etkisi toplumu kendilerini ilgilendiren gelişmelerden habersiz kılmak için etki sahibi. Hem halktan görüştüğümüz insanlar hem de adını vermek istemeyen Güneyli gazeteciler, medyanın da Neçirvan Barzani’nin denetiminde olduğunu belirtirken, basın toplantıları öncesi gazetecilere para dağıtıldığını da iddia ediyorlar. Yine Neçirvan Barzani’nin yolsuzluklarını haber yapan gazeteciler ya susturuluyor, ya gözaltına alınıyor.
Şirketlerin egemen olduğu Güney Kürdistan’da Kürt kültürünün geliştirilmesi için sosyal etkinlikler de yok denecek kadar az. Güvenlik nedeniyle adını gizli tuttuğumuz Selahaddin Üniversitesi’nde bir öğrenci Kültür Bakanlığı’nda müzik dersi verebilecek tek bir kişi olmadığını söylüyor.
MİLYONLARCA DOLAR NEREYE GİDİYOR?
Elektrik ve su sorunu Güney Kürdistan’da kendisini ağır bir şekilde hissettiriyor. Günün belli saatlerinde elektrik ve su veriliyor. Her evde sıcaktan dolayı klima bulunuyor. Sadece taksi şoförlerinin reaksiyonlarına bile bakıldığında yaşanan yolsuzlukların boyutları ortaya çıkıyor. Elektrik ve su gibi temel sorunların giderilmesi için ciddi cabalar harcanmazken, milyonlarca doların nereye kaybolduğu bilinmiyor ve kimse bu paraları sorabilecek cesareti kendinde bulamıyor.
NEÇİRVAN BARZANİ PETROLÜ TÜRKİYE’YE KAÇIRIYOR
Güneyin Türkiye ile olan yoğun ilişkileri “kirli ticari ilişkilerde” de kendisini açığa vuruyor. Halkın önemli bir kısmı yoksulluğa mahkum edilirken Neçirvan Barzani’nin Türkiye ile olan ticari ilişkilerinden dolayı yüklü miktarlarda kar elde ediyor. Dünyadaki zenginler listesine de giren Neçirvan Barzani’nin özelikle Zaxo hattındaki faaliyetleri sessiz sedasız yürüyor.
Zaxo’nun 20 km kadar dışındaki Norveç’li DNO şirketinin çalışma yürüttüğü Tawke petrol yataklarından günde 500 bin dolar kar elde ediliyor. Ama Zaxo’ya hiçbir yarayı yok. Yerel asayiş güçleri ile Türk istihbaratının ortaklığı sonucu akşamları tankerlerle Zaxo içinden petrol gizlice Türkiye’ye kaçırılıyor.
Gizli yapılan bu satıştan Irak hükümeti de habersiz. Bu ticaretin başında ise Neçirvan Barzani geliyor. Güvenilir kaynaklardan alınan bilgilere göre Türkiye’ye petrol kaçıranlar arasında Duhok Asayiş Müdürü Sait Şengali ve Zaxo Asayiş Müdürü Aşti Kuçer yer alıyor. Bunlar Türkiye ile geniş ilişkilere sahip ve bazı şirketlerle ortaklıkları var. Tatillerini de Türkiye’de geçiriyorlar.
TAWKE’NİN ELEMANLARI NEDEN TÜRKMEN VE ARAP?
Dikkat çeken bir diğer durum ise Tawke petrol yataklarında çalışan elemanların çoğunluğunun Türkmen ve Arap olması. Böylece yürütülen kirli ilişkiler gizlenmeye çalışılıyor. Elde edilen petrol gelirlerinden Zaxo’ya verilmesi gereken pay da verilmiyor. Öte yandan petrol taşıyan Türk tankerlerine Irak plakalarının vurulması dikkat çekiyor. Yolsuzlukları yapanların başında Neçirvan Barzani ekibinin geldiği ve bunu YNK’den bazı gruplarla birlikte yaptığı belirtiliyor.
PÇDK ENGELLENİYOR
Yaşanan sorunlar karşısında toplumsal refleks çok zayıflatılmış ancak tabanca ciddi bir rahatsızlığın varlığını gözlemlemek mümkün. Ajanların kol gezdiği Güney Kürdistan topraklarında bir tek PÇDK’nin faaliyet göstermesine izin verilmiyor. Haziran ayı içerisinde PÇDK’nin en az 10 üyesi, ailelerine yapılan baskılardan dolayı partiden uzaklaşmak zorunda kaldı. PÇDK kendilerine yönelik direk bir yönelim olmadığını ancak üyelerinin aileleri üzerinde ağır bir baskı kurmaya çalıştıklarını belirtiyor. Muhalif siyasetin önü kesildiği için toplumsal sorunların çözüm gücüne dönüşmesi de zorlaşıyor.
HER MAHALLEDE ÜÇ CAMİ
PÇDK dışarıdan gelen kültürün Kürdistan üzerinde hakim olmaya başladığını belirtirken İslam kültürünün bölge üzerindeki ağır etkisine de dikkat çekiyor. Her mahallede neredeyse üç cami var. Yine her köye özellikle Suudi Arabistan ve Türkiye’de AKP iktidarının desteklediği Yekgirto partisinin kurduğu camiler göze çarpıyor.
TÜRKİYE BÖLGEYİ PAZAR OLARAK GÖRÜYOR
Güneyli bir kaynak dış siyasetin başta ekonomik olarak bölgeyi etkilediğini söylüyor. Türkiye bölgeyi bir Pazar olarak görüyor. Genel kanı Irak Devlet Başkanı Celal Talabani ve Neçirvan Barzani’nin Türkiye ile ortak hareket ettiği yönünde. Her şirkete ortak olan bir başbakanın idaresindeki ülkede birçok kesim artık halkın iradesinin hiçe sayıldığını rahatlıkla görebiliyor. PÇDK, ekonomik olarak hiçbir neden yokken gençlerin Avrupa’ya göç ettiğine dikkat çekerek, “buradan kaçmak istiyorlar. Korumak yerine kaçışı tercih ediyorlar” diyerek çarpık zenginleşmenin de insanların aradığı özgürlüğü vaat etmediğini kaydediyor.
Azda olsa bölgede demokratik yönde değişim çalışmaları sürüyor. Ancak değişime karşı mücadele edenlerin gücü ve etkisi daha fazla. Toplumda da değişime yönelik kapalı bir yapı var. Görünüşte yaşanan değişim köklü bir değişime dönüşmüyor. Kültürel yozlaşma tercih edilen bir yaşam biçimi olarak göze çarpıyor.
AŞİRETLERE “PARA”, HALKA “SUS”
Toplumun tepkisizliği üzerinde yabancı sermaye ve güneyli yetkililerin bunlarla olan ilişkileri etkili oluyor. Yine halk da Aşiret yönetimlerine dağıtılan paralarla susturulmaya çalışılıyor. Hükümet aşiretleri, aşiretler de kendilerine bağlı kesimleri susturuyor. Parasal ilişkiler toplumsal refleks üzerinde pasifikasyon etkisi görüyor.
TÜRKÇEYİ TEŞVİK KURMANCİYİ ÖCÜLEŞTİRME SİYASETİ
Üniversitelere de Türkiyelileşmenin etkisi uzanmış durumda. Halen kurmancinin resmi olarak öğretilmediği ve engellendiği Selahaddin Üniversitesi’nde Fethullah Cemaati’nin girişimleri sonucu Türkçe bölüm açıldı. Kuzey Kürdistanlı öğrenciler ve Maxmur Mülteci Kampı’nın Selahaddin Üniversitesi’nde okuyan öğrencileri üniversitede artan Türkiye etkisine ilişkin gözlemlerini anlattı. Adını vermek istemeyen Kuzeyli bir Siyasal Bilimler öğrencisi, “öğrencilerin Türkçeye büyük bir özentisi var” diyor. Kurmanci konuşulduğunda “Kürtçe bile sayılmadığına” dikkat çeken öğrenciler, buna karşın Latince kurmanci öcüleştirilirken, Türkçenin daha çok teşvik gördüğüne işaret ediyor. Kurmanci ve Latin alfabesi, Talabani, Türkiye ve ABD kıskacına alınmış durumda.
NEÇİRVAN BARZANİ İLE TÜRKİYELİLEŞME BAŞLADI
Maxmur’da felsefe öğretmeni Delil Pazarcık bölgedeki Türkiyelileşmenin etkisinden bahsediyor. Pazarcık, Fethullah Gülen’in 8’e yakın kolejinin açıldığını belirterek, “aslında Neçirvan Barzani ile Türkiyelileşme başladı” diye kaydediyor. Güneyde Türkçe konuşmaya büyük bir özenti olduğunu belirten Pazarcık, elektronikten alışveriş komplekslerine kadar büyük sermayelerin çoğunun Türkmenlerin elinde olduğuna vurgu yapıyor.
Halka sorduğumuzda benzer yanıtları alıyoruz. Bölgede Vali Kürt ise yardımcısının Türkmen olduğunu söylüyorlar. Öğrenciler ise Selahaddin Üniversitesi’ndeki dekanların yüzde 90’ının Türkmen olduğunun iddia ediyorlar.
Hewler’de, Duhok’ta ve Süleymaniye’de çarpık bir gelişme olduğuna işaret eden Felsefe öğretmendi Pazarcık, hükümetin de kültürel yozlaşmaya karşı bir tedbirinin olmadığını vurguluyor. KDP içinde Mesut Barzani ve Neçirvan Barzani olmak üzere iki eğilimin olduğunu dile getiren Pazarcık, Neçirvan Barzani sermayesinin Türkiye’ye göbekten bağlı olduğunu ifade ediyor. Pazarcık, “Türkiyelileşme ister istemez gelişecektir” diyerek, gelecek açısından üretim olmadığı için umut vaat eden bir gelişme olmadığını sözlerine ekliyor.
ASİMİLASYON DİZİLERLE EVLERE GİRİYOR
Hewler’in Dubai olacağına dair söylentilere de dikkat çeken Pazarcık, “Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri’nde Avrupa ve Amerika’nın tatil bahçesidir” derken, bu kadar güç ve kültürün etkili olmaya çalıştığı bir ortamda toplumsal bir çatışmanın da gelişebileceğine dikkat çekiyor.
Maxmur üzerinde ise daha konuşma biçiminde Türkiyelileşmenin etkisi olduğunu belirten felsefe öğretmeni, Kürt dil örgütünün “Türkler asimilasyonu değiştirdi” belirlemesini hatırlatarak, “Şimdi dizilerle asimilasyon evlere kadar giriyor. Orijin Kürt ama dili Türkçe diziler göze çarpıyor” ifadesini kullanıyor.
HÜKÜMET YOK ŞİRKET VAR
“Dışarıyı görmeyen birileri üzerinde dışarının etkisi kaçınılmazdır” diyen ilk okul öğretmeni Zafer Mustafa da aynı soruna dikkat çekiyor ancak önemsemiyor. Toplumsal kültürün geliştirilmesi ile birlikte buna karşı bir karşı koyuşun daha güçlü olacağını belirten Mustafa, kısmi bir etkiden söz ediyor. Mustafa, “Kampın eğitimi ve sistemi yozlaşma önünde önemli bir barikat görevi görüyor. Kültürel anlamda Türkiye’nin kamp üzerinde korkulacak bir etkisi yok. Yani bizim açımızdan bir tehlike oluşturmuyor” diyor.
Duhok bölgesinde evine konuk olduğumuz bir aşiret önde geleni, “burada hükümet yok şirket var. Süleymaniye ve Hewler şirketleri” diyerek sermayenin kültürel ve siyasal gelişmeler üzerindeki etkisine işaret ediyor. Sokakta kime sorarsak soralım hep aynı cevap: “Özgürlük adına bir şey yok. Tam bir soygun ve yozlaşma var.”
NEÇİRVAN'IN TÜRKİYE'DEKİ ŞİRKETLERİ
Neçirvan Barzani’ye ait Türkiye’de Dilşad, Herdi, Hüda ve Emin Dış Ticaret Petrol ve Tarım Ürünleri Ticaret Ltd şirketlerinin yanısıra Mersin ve İstanbul’da deri ve tekstil sektörlerinde faaliyet gösteren bazı fabrikalarla ortaklığı bulunuyor.
Güneydoğu Kürdistan değildir
25 Ağustos 2008 Pazartesi

1. Güneydoğu Türklerin, Kürdistan Kürdlerindir
2. Kürdistan ve Güneydoğu
3.Kürd sorunu mu, Kürdistan sorunu mu?
“Kürd sorunu” tanımı, yanlış olmasa da eksik bir tanımdır. Yaşanan sorunun özünü ve gerçek karakterini tamamen kapsamıyor ve ifade etmiyor.
Kürdler açısından yaşanan sorun KÜRDİSTAN SORUNUDUR. Ermeni ve Azeriler arasındaki sorun, Ermeni veya Azeri sorunu olarak değil, Karabağ sorunu biçiminde tanımlanmıştır. Çeçenistan sorununa, Çeçen sorunu denilmemiştir. Coğrafyanın ismi ile adlandırılan Kosova, Korsika vb. sorunlar vardır. Bu listeyi uzatmak mümkündür.
Kürdistan sorunu, Türk, Arap ve Farslarla Kürdler arasında Kürd toprakları uğrunda mücadele sorunudur. Kürdistan’ı ilhak etmiş güçler işgali sürdürmeye çalışmakta, Kürd halkının bilinçli kesimleri yabancıların boyunduruğundan kurtulma savaşımı vermektedirler. Kürd sorunu denilen Kürdistan sorununun esas mahiyeti budur.
Kürdistan sorunu ve Kürd sorununun ihtiva ettiği mazmun aynı değildir. Kürd sorunu, kişilere ve siyasal gruplara göre bir ulusun kendi kaderini tayin etme sorunu olarak algılanabildiği gibi, ana dilde eğitim hakkı, Kürdlerin bireysel özgürlüklerine kavuşma taleplerinin ifadesi olarak da anlaşılabilir. Hatta Türkiye yöneticileri ve aydınları tarafından Kürd sorunu, bölgesel kalkınma ile sınırlı tutulmaktadır. Bütün bunlar Kürd sorunu tanımının her kesin kendine göre yorumlayabileceği ucu açık bir tanım olduğunu ortaya koyuyor. Kürdler, içinde bulundukları sorunu asıl mahiyetine uygun biçimde tanımlanmak durumundadırlar.
Türklerin Güneydoğu sorunu tanımı, kendi işgalci politikaları açısından doğru ve yerinde bir tanımdır. Türklere göre Güneydoğu sorunu, yüzyıllar önce işgal ettikleri Kürd yurdunu elde tutmak, Kürdleri bir etnik topluluk ve halk olarak ortadan kaldırarak Kürdistan toprakları üzerindeki egemenliği ebedileştirmek sorunudur. Türk işgalci devleti için sorunun bundan öte bir mahiyeti olmamıştır ve olmayacaktır.
Bir az önce okudum. Ünlü bir Türk gazeteci şöyle yazıyordu: “Türkiye kendi Güneydoğu’sunu kazanmadan Ortadoğu’da etkin olamayacaktır”. Haklıdır. Güneydoğu Türklerindir. Veya Türkler Güneydoğu uğrunda mücadele vermek durumundadır, çünkü bu topraklar kurdukları ırk devletinin sınırları içerisinde bulunmaktadır. Kürdlerin ise Güneydoğusu yoktur, Kürdistan’ı vardır. Onlar da Kürdistan uğruna mücadele vermeye mahkûmdurlar.
Türkler “Kürdistan” diyerek Güneydoğu mücadelesi veriyor mu? Böyle bir cümle kurmak bile çoklarına abes gelebilir. Kürdlerin “Güneydoğu” diyerek Kürdistan mücadelesi vermesi veya Kürd davası yürütmesi de o kadar abestir. “Güneydoğu” ve “Kürdistan” kelimeleri sıradan bir tanımlama için kullanılmamaktadır, işin özü bu kelimelerin taşıdığı yükte ve anlamda yatmaktadır. Güneydoğu’ya Kürdistan diyen Türk, artık Türk milliyetçisi ve ırk devlet savunucu değildir. Türklerin geneli için Türk bile değildir. Kürdistan’a Güneydoğu diyen Kürd’ün de yurtseverliği şüphe altına girer.
Var olan sorunun çıkış noktası ve karakteri Kürd sorunu tanımından vazgeçilmesini, sorunun Kürdler tarafından Kürdistan sorunu olarak tanımlanmasını, bu tanımlamanın yaygınlaştırılmasını ve esas alınmasını gerekli kılıyor.
Kürdistan örgütleri “ulusal birlik”ten sık sık bahsederler. Ama söz konusu örgütlerden hiçbirinin ulusal çıkardan dolayı patrik olarak kendi örgütsel çıkarlarından feragat etmemesi ciddi bir çelişkidir. Bu durumu Kürdler açısından coğrafyamızda siyaset yürütmenin zorlukları ile izah ederek “sorun değil” diyerek geçmek olurdu. Ama şu sorunun üstünü kapatmak olası değil: “Ulus” dedin mi, işin içine “devlet” girer. Devlet istemeden, böyle bir birim oluşturmayı siyasal talep olarak ileri sürmeden “ulustan” ve “ulusal birlikten” bahsetmek mantıksızlıktır ve en yumuşak deyimle milletle alay etmektir. Bunu örgütlerimiz durmadan yapıyorlar. Milletin gözünün içine baka baka “ulusal devletler” dönemi bitmiştir diyor ve “ulusal birlikten” bahsediyorlar.
Siz ki devlet istemiyorsunuz! Demokratik cumhuriyet, özgür ve eşit vatandaşlık talep ediyorsunuz. Türkiye ulusu (?!) içerisinde anayasal vatandaşlık çerçevesinde yerimizi almak istiyoruz, diyorsunuz. O zaman Kürdlerin kendi aralarında ulusal birliğe varıp varmaması sizi neden ilgilendirsin?! Eğer amacınız Güney, Kuzey, Doğu ve Güney Doğu Kürdistanlıların tamamını Türkiye ulusu çatısı altında birleştirmekse, açık söyleyin de millet bilsin.
İşler çok karışık.
Terimler; sorunun esasını, özünü, kapsamını net bir şekilde ifade etmek durumundadır. “Kürdistan sorunu” mahiyet itibarıyla etnik bir topluluğun bin yıllardan beri üzerinde yaşadığı topraklarda kendi siyasal egemenliğini kurma sorunudur. Ana dilde eğitimden özgür örgütlenme imkanlarının tanınmasına; Kürdlerin soy isimlerinin, Kürdistan’daki yer isimlerinin yeniden gerçek olanla değiştirilmesine; kültürel ve bireysel hakların etnik ve evrensel esaslara dayalı biçimde kullanılmasından siyasal özgürlüklerin sınırsız istifadesine kadar yaşanan tüm sorunlar Kürdistan sorununun yalnız bileşenleridir. Günümüzde etkin siyasal Kürd oluşumlarının Kürd sorunu biçiminde ifadelendirilen Kürdistan sorununu kültürel talepler sınırına kadar çekmesi, dar taktik-politik yaklaşımlardan kaynaklanmakta, sorunun özü ve mahiyeti ile bağdaşmamaktadır. Başka bir ifade ile bu, Kürdistan sorununun kültürel boyutunun örgütsel-siyasal hedef olarak belirlenmesidir.
Birkaç ay önce Taha Akyol ismindeki Türk gazetecisi yukarıda bahsini ettiğimiz konuyla, yani Kürdlerin Kürdistancı ve Türkiyeci yaklaşımları ile ilgili bir yazı yazmış, Kürd kökenli ve Türk ruhlu Güneydoğu’cu Aysel Tuğluk’u göklere kaldırmış, Kürd yürekli Kürdistancı Leyla Zana’yı yerden yere vurmuştu. Yani Türk gibi düşüneni övmüş, Kürd gibi düşüneni eleştirmişti.
Akyol, Tuğluk’un "Türk'ün güvenliği için Kürd ne kadar gerekliyse, Kürdün güvenliği için de Türk o kadar gereklidir. (Hiçbir mantığı ve esası olmayan bir belirleme – H.Ş.) Emperyalist ve iç gerici güçler (yani Kürd bağımsızlıkçıları –H.Ş) zorla ayırmaya çalışsalar bile irademizi her zaman için bütünleşmekten (yani altta kalmayı içselleştirmekten – H.Ş.), demokratik cumhuriyetten (yani Kürd halkını Türkiye ulusu içerisinde bir yolluk eritmekten – H.Ş) yana kullanacağız." sözlerinden dolayı dört köşe olmuş, Sayın Zana’nin “Kürd sorununun çözümü için öncellikle bir genel affın çıkarılmasını ve eyalet sistemine geçilerek Kürdistan Eyaleti'nin kurulmasını istiyoruz. Biliyorum bu onlar için tabu ama tek çözüm bu” sözlerinden dolayı kendisini ırkçı milliyetçilikle suçlamıştı.
Leyla Zana sorunun mahiyetine çok yakın belirlemesinden dolayı Kürd ve Kürdistan düşmanlarının saldırılarına maruz kalmıştı. Kürd sorununu Kürdistansız “çözmeye çalışan” Güneydoğucular ve Türkiyeciler ise bu erdemli Kürd siyasetçisinin sözlerini kulak ardı etmişlerdi. Oysa Zana’nın belirlemesi, “tek çözüm bu” biçimde yaptığı siyasal önerme, Kürdleri Türkiye siyasal muhitinde temsil etme iddiası ile yola çıkan siyasal oluşumların faaliyet programlarının ilk maddesini oluşturmalıydı.
Türkiye’nin gerçeklerine uygun değil mi, dediniz? Biz de Kürdlerin gerçeklerinden yola çıkmadan Türkiye gerçeklerine takılı bir siyasetle çözüme dönük bir arpa boyu mesafe bile kat edilemeyeceğini bilmekte fayda vardır, diyeceğiz.
Şimdi Kuzey Kürdistan’da yasal biçimde Kürd siyaseti yürüten DTP’de sorun yaşanmaktadır. Bu konuda aldığımız duyumlar üzücüdür. Tartışmalar fazla içerikli olmayıp taktik, politik hesaplara odaklıdır. Stratejik çıkarlar ve ulusalcılık talepleri etrafında yürütülen tartışmalar değildir bunlar.
Genel başkanı Türklere askerlik yapan, kurmayları Ankara merkezli siyaseti esas alan, Türkiyelileşmeye can atan, Türkiye partisiyiz diyen ve söylediklerine kendileri inanmayan bir DTP, Kürdistan sorununun çözümüne katkıda bulunamayacağı gibi kendi “barış siyaseti”nde de başarılı olamaz.
Güneydoğuculuğun, Türkiyelileşmenin, Türk solu ile ittifak arayışlarının, TBMM parlamenterliğinin en ufacık bir çözüm getirmediğini DTP’li arkadaşlar da biliyor, PKK kurmayları da. Ama ne hikmetse, durumdan çıkma iradesi gösterilmiyor.
DTP kendini Türk parlamentosundaki aksesuar durumundan çıkarır, Güneydoğuculuktan vazgeçer, Türkiyelileşmeye hevesti, betsi der, Türk solu ile beyhude ittifak çabalarına son verir, muğlak “barış” kampanyalarıyla halkın enerjisini tüketmeye tövbe eder ve “Kürdistan sorunu”nunun çözümünü temel alan politikalara sarılırsa, gülcü bir siyasal çıkış yapabilir. Tarih karşısında rolünü oynar.
Bunu yapabilir mi?
Üzerindeki gölgeden dolayı şimdilik yapamaz. Gölgede olanın gölgesi olmaz çünkü. Anlaşılan, Kürdistan’ın Kuzeyindeki halkımızın en aktif kesimlerinin enerjisi bir süre daha sonuç getirmeyen politikalar ekseninde tüketilecektir.
Armancên KSPK (Koma Serxwebûn û Pêşketina Netewî a Kurdistanê)
Posted by HAWAR in Armanc

KSPK - KURDISH FORUM
(Koma Serxwebûn û Pêşketina Netewî a Kurdistanê)
(Kürdistan Bağımsızlık ve Ulusal İlerlerme Forumu)
(Independece and National Developing Forum of Kurdistan)
Armanca Foruma Serxwebûn û Pêşketina Netewî a Kurdistanê;
- Têkoşîna bo serxwebûna Kurdistanê
- Parastin û pêşxistina û nasandina şaristaniya Kurdistanê
- Pêkanîna dîplomasiyê û lobîyê bo neteweya Kurd
- Piştgirî û alîkarî dayîna xebatên partî, sazî û dezgehên Kurdistanê.
- Pêkanîna meş, konferans, mîtîng û kampanyayan.